parmak uçlarında yükseldi kendini bırakarak, etrafındakileri önemsemeden. Çocukken her şey daha kolaydı. Hiç kimse gem vurmuyordu hayallerine. Bir kuş kadar özgür hissediyordu eskiden. Hayallerden oluşan bir atmosferde istediği her yere uçabiliyordu. Sonsuzun sınırını araştırmak kendinden geçiriyordu onu uçarken. Zaman geçtikçe, her doğum gününde pastanın yanında hayatın sınırlar koyduğunun farkına vardı ve pastadaki mumların sayısı artıkça atmosferdeki hareket alanının daraldığının. Öyle bir an geldi ki, hayat tarafından kuşatılmış olarak buldu düşüncelerini. Ve sonrasında ümitsizlik damlaları taşıdı hayal bulutları. Yeterince yoğunlaştığında bulutlar, silkeledi ümitsizliği damla damla. Açılan kapıdan çıkan kuş tanıdıktı. Geçmişin kaybolmayan yansıması... Ve böylece kavradı ki, ne zaman kısıldığını hissetse düşüncelerinin bir köşede, ayaklarının ucunda yükselmek ve derin bir nefes alarak kapıyı açması yeterli olacaktır, düşüncelerinin kuşun kanadına tutunması için... 20.11.08 , 01:37
not: heykel Sibel Açıkalın tarafından yapılmıştır ve görsel Günce Tadımcısı'na aittir.
an gelir kelimeler püskürür beyni isterik sayfaya; an gelir ruhunun bıraktığı sözcük kırıntılarını takip ederek bulur kendini bu çocuk. Ve haddi olmadan atıfta bulunur hayata dair. Dağınık... Hep dağınık beyni... Hem yalancı... Kendini kandıracak kadar yalancı... Planladıklarını yapamamak gibi bir becerisi olduğunu keşfettiği günden bu yana hayallerini yaşamın törpüsünden korumak için sakladığını söylüyor; lakin bana kalırsa nereye sakladığını çoktan unutmuş bile. O halde ne için mi yaşıyor? Öylesine yaşıyor... Öylesine biri zaten... Öylesine... Öyle...